İsmailağa Dergisi Resmî Web Sitesidir
Topbar widget area empty.
Hikmet Damlaları – Ekim 2018 Hikmet Damlaları Full view

Hikmet Damlaları

Hikmet Damlaları – Ekim 2018

أَعُوذُبِاللّٰهِمِنَالشَّيْطَانِالرَّج۪يمِبِسْمِاللّٰهِالرَّحْمٰنِالرَّح۪يمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي هَدَانَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَا أَنْ هَدٰانَا اللّٰهُ لَقَدْ جَآءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
صَلوُّا عَلىٰ رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد.
صَلوُّا عَلىٰ شَفِيعِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد.
صَلوُّا عَلىٰ طَبِيبِ قُلُوبِنَا مُحَمَّدٍ: اللهم صل على سيدنا محمد وعلى آل سيدنا محمد.

Ders Ayetleri: Bakara Suresi 153-157
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ ﴿351﴾ وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ ﴿451﴾ وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ ﴿551﴾ اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ ﴿651﴾ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ

نَهْ مُمْكِنْ وَصْف اُولُنْمَقْ اُولْ حَبِيبِى
آكَا بِيحَدْ صَلَوتْ كِمْ اُولْ حَبِيبِى
بُو سَنْلِكْدَنْ كَجُوبْ حَقَّهْ كِيدَهْ لِمْ

آكَا وَصَّافْ هَمَانْ اَللّٰهْ قَرِيبِى
بُو وُصْلَتْ دَرْدِينِكْ اُولْدِى طَبِيبِى
جَمَالِ بَا كَمَالَهْ سَيْر اِيدَهْ لِمْ

نَهْ مُمْكِنْ وَصْف اُولُنْمَقْ اُولْ حَبِيبِى
“Ne mümkün vasf olunmak ol habibi”
O Allah’ın sevdiğini tarif etmek, bildirmek mümkün değildir. “Ne mümkün” mümkün değil, çaresi yok demektir. “Vasf olunmak” onu sıfatlamak, tarif etmek bildirmektir.

Maşâllah yine cemaatimiz çok! Ayakta kalan kardeşlerimize sıkışıp yer verelim! Rahatlık, Rasulullahın sancağı altındadır. Burada rahatlık olmaz. Peygamber Efendimizin  (sallallahu aleyhi ve sellem) sancağı altındaki rahatlığı, buradaki rahatsızlığa tercih edelim! Sünnet olan, biri o tarafa, biri bu tarafa sıkışıp yer vermektir. Yoksa kalkıp yer vermek değildir! Rasulullah  (sallallahu aleyhi ve sellem) sohbet yaparken herkes önde olmak istiyordu. O zaman şu ayet-i kerime nazil oldu:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا ق۪يلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللّٰهُ لَكُمْ

“Ey müminler! Size meclislerde yer açın denildiği zaman, hemen yer açın ki Allah da size genişlik versin!” (Mücadele Sûresi, 11)
Rasulullah  (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında da demek böyle oluyordu. Mevlâ Teâlâ isterse çok geniş yer verir. Ancak Yüce Rabbimiz bizler nasıl hareket edeceğiz diye, bizi murakabe ediyor. Ya Rabbi şu cemaati Rasulullah’ın sancağı altına yerleştir! Âmin!

Zorluklara katlanılmadan İslâm davası yüklenilmez. Ya Rabbi! Hepimize duyur! Hepimizi doyur ama bezdirme! Âmin!
Şimdi iyi dinleyelim. Buraya niçin toplandık? Hayırlı insan olmayı öğrenmek için! Hayırlı insan kimdir? Şeriatı yaşayandır! Dünya ahireti kazanmak için çok geniş bir yerdir. Allah Teâlâ sizi yarattı, dünyaya getirdi. Bu kadar imkânlarla sizi kuşattı da, halâ cennet kazanılmayacak öyle mi? Bu insan kadar insafsızı yoktur. İlla benim dediğim olacak diyor.

“Cehennem var.” diyorsun yine de: “Olsun ben illâ da istediğim gibi yaşayacağım.” diyor. Allah (celle celaluhu) ne buyurdu: (وَاصْبِرُوا) “Sabredin!”1  Cennet hemen öyle kolay kazanılır mı? Cennette bu kadar köşkler, aileler, altından sahanlar, kaplar, yemekler, içmekler sonsuz hayat, sonsuz gençlik var.

Sana orada öyle bir hayat verilecek ki, bitmeyecek! Dünyada vakit geçtikçe yaşlanır çökersin! Orada ise tazeliğin artar! Bunları düşünen akıllı bir insan bu cihandan nefret eder. Burada gözünü yumar ahirette gözünü açar. Bizse her şeyi aceleden dünyada istiyoruz.

Böyle kullardan Allah (celle celaluhu) razı değil! Asıl gaye Allah’ın Cemaline kavuşmaktır. Şimdi çok dikkatli dinlerseniz, kalabalık olmanıza rağmen hepiniz anlatılanları duyarsınız! (Bir kimse) önüne konulan yiyecekleri yer kalkar. Öğle yemeğine kadar onu hazmeder, sonra öğlen olur aynı iştahla yine sofraya oturur yine yemekleri yer kalkar, öğünlerini böyle tamamlar.

Ya Rabbi! Cemaatimizi de öyle eyle!  Yesinler doysunlar, ikinci yemeğe kadar hazmetsinler, ilâ yevmil kıyame böyle devam etsinler! Tamamen doymak iyi değil. Çünkü böyle doyunca yemek istemiyorsun! Buradaki yemek; sohbet dinlemektir. Hazmetmek ise duyduklarıyla amel etmektir.

İlimleri kafanda yığ, yığ amel etme, ne kadar garip bir şey! Bu, altın dolu kasası olan adamın, oradan harcamayarak aç gezmesine benzer. Ya Rabbi! Bizi öyle açlardan et ki, yemeği yiyelim, hazmedip tekrar aç olarak gelelim! Âmin!

Bir hadis-i kudsî’de buyuruluyor:

لاَ يَسَعُنِي أَرْضِي وَلَا سَمَائِي وَلَكِنْ
يَسَعُنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ

“Beni yerim almaz, semam almaz ancak kâmil mümin kulumun kalbi beni alır.”2
Yerlerin, göklerin almadığını alan insan ilme doyar mı? Kaşığı yere koyar mı?
Beytimize dönelim. Ne idi?

نَهْ مُمْكِنْ وَصْف اُولُنْمَقْ اُولْ حَبِيبِى

“Ne mümkün vasfolunmak ol habibi.”
Rasulullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) tam vasfetmek mümkün değil. O Mevlâ’nın sevgilisinin sıfatlarının hepsini bilmiyorsun ki başkasına bildiresin!

آكَا وَصَّافْ هَمَانْ اَللّٰهْ قَرِيبِى

“Âna vassaf hemen Allah karibi.”
Ancak, o Rasulullah’ı ziyade tarif edici, O’nun ziyade yakını olan Allah (celle celaluhu)’dur. Biz tam bilmiyoruz ki bildirelim. Rasulullah deriz, peygamber deriz ancak o kadar.

آكَا بِيحَدْ صَلَوتْ كِمْ اُولْ حَبِيبِى

“Âna bi had salât kim ol habîbi.”
O Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize hududsuz salat (ve selam) olsun!

بُو وُصْلَتْ دَرْدِينِكْ اُولْدِى طَبِيبِى

“Bu vuslat derdinin oldu tabîbi.”
Zira o Allah’ın sevgilisi bu vuslat derdinin doktoru olmuştur. Bu vuslat derdi ne güzel hastalıktır. Bu hastalığı tedavi eden doktor ne güzel doktordur. Ya Rabbi! Sen, seni sevenlerle eyle bizi!

بُو سَنْلِكْدَنْ كَجُوبْ حَقَّهْ كِيدَهْ لِمْ

“Bu senlikten geçip hakka gidelim.”
Ne “benim” diyeceğiz, ne de “sensin” diyeceğiz. Ben de yok, sen de yok. Sâdece Rasulullah  (sallallahu aleyhi ve sellem) vardır. Bizler Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) nurundan yaratıldık. Bizler onun nurunda parlayan aynadaki suretler misaliyiz. Şu hâlde benliği de senliği de bırakacağız.

جَمَالِ بَا كَمَالَهْ سَيْر اِيدَهْ لِمْ

“Cemâli bâ kemale seyredelim.”
“Cemâl” Allah’ın cemâli, “bâ kemâl” kemâl ile demektir. Manası: “Kemal üzere olan, kemalin tâ kendisi olan Mevlâ’nın cemalini (güzelliğini) seyredelim.” demektir.

İnsanlar Allah’ın Yardımına Muhtaçtır
Bugünkü dersimiz Mevlâ Teâlâ ve tekaddes hazretlerinden yardım isteme hakkındadır. Benden sabırla ve namazla yardım isteyin buyuruyor. Yani Cenab-ı Hak (celle ve ala) biliyor ki kulları çok zayıftır, işlerin altından çıkamaz, mutlaka yardım lazımdır.

Şu ayet-i kerime bize yardımın yalnızca Mevlâ katından olabileceğini beyan buyurmaktadır:

وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ

“Yardım ancak Aziz ve Hakîm olan Allah (Teâlâ) tarafındandır.” (Âli İmran Sûresi 126’dan)
Her işte yardım isteyelim. Bilhassa sırat-ı müstakime hidayetimizin yardımını isteyelim. Cenab-ı Hak bunun nasıl olacağını bize öğretiyor. Her namazın her rekâtında Fatiha’da şöyle okuyoruz:

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ

“(Ey Rabbimiz!) Yalnız sana ibadet eder ve ancak senden yardım talep ederiz (isteriz).” (Fatiha Sûresi, 5)
Kullar Cenab-ı Hak Teâlâ hazretlerine: “Ancak sana ibadet eder ancak senden yardım talep ederiz.” kelâmlarıyla hitap edince Allah Teâlâ hazretleri bu hitaba cevaben sanki: “Size ne şekilde bir yardımda bulunayım?” buyuruyor. Bir rivayette: Cenab-ı Hak: “Kulum eğer benim kelâmıma dayanabilseydi ona “Lebbeyk” derdim. Fakat O, bu manevi ağırlığı taşıyamaz.” buyuruyor.

Sonra, Mevlâ Teâlâ biliyor ki bizi kendi halimize bırakırsa, biz ehemmiyetsiz (önemsiz) şeyler isteriz. Basit şeyleri önemli zannederiz. Şöyle ki, bize ev ver, daire ver, avize, koltuk, sandalye ver, oğul ver, kız ver, rütbe, riyaset ver, araba, para ver gibi dileklerde bulunuruz. Bu nedenle istenilecek en güzel şeyin ne olduğunu kullarına Allah Teâlâ hazretleri öğretmiştir. Onlara:

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ
“(Ya Rabbi!) bizi sırat-ı müstakime (dosdoğru olan yola) ulaştır.” (Fatiha Sûresi, 6) demelerini buyurmuştur.

En çok yardım istenilecek mesele budur. Sırat-ı müstakim üzere bulunmaktır. Ayrıca diğer bütün büyük ve küçük işlerimizde de Allah’ın yardımına muhtacız.

Bir cümle, bir kelime, bir harf yazmak hatta bir nokta koymak, bir tozu kaldırmak ef’âl-i ihtiyariyyedendir. Ef’âl fiiller manasındadır. Ef’âl-i ihtiyariyye demek kendi isteğinle olacak işler demektir. Fakat Nesefî Akaidi’nde buyuruluyor ki:

وَاللَّهُ تَعَالَى خَالِقٌ لِأَفْعَالِ الْعِبَادِ

“Allah Teâlâ kullarının fiillerini yaratandır.”3
İşte en küçük bir şeyi, bir yerden başka bir yere kaldırıp kondurmak da fiildir. Bu fiil nasıl meydana geldi? Kulun kesbi ve Allah’ın halkı ile. Kulun kesbi nedir? İrade-i cüz’iyyesini kullanması kulun kesbidir. Mevlâ’nın halkı ise irade-i külliyyesini kullanmasıdır. Kul kesb eder Allah yaratır.

Öyleyse büyük veya küçük bütün ef’âl (işler) Allah Teâlâ Hazretleri tarafından halk edilir (yaratılır.) Sen irade-i cüz’iyyeni sarfetsen, Cenab-ı Hak irade-i külliyyesini kullanmasa hiçbir şey yapamazsın! Gerek sözler yönünden olsun, gerek hareketler yönünden olsun, insan bir kelime söyleyemez, parmağının ucunu bile hareket ettiremez.

Şimdi sohbetimizin ayetlerine başlayalım.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ
وَالصَّلٰوةِۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ

(يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا) Ey iman etmiş kullar, (اِسْتَع۪ينُوا) yardım talep edin, neyle? (بِالصَّبْرِ) sabırla, daha? (وَالصَّلٰوةِ) namazla, (اِنَّ اللّٰهَ) Muhakkak Allah (Teâlâ hazretleri) (مَعَ الصَّابِر۪ينَ) sabredenlerle beraberdir.

Ey iman edenler! Sabırla ve namazla (Allah-u Teâlâ’dan) yardım isteyin. Muhakkak Allah (-u Teâlâ hazretlerinin yardımı) sabredenlerle beraberdir.4

Ayetimizde Mevlâ Teâlâ iki şeye (sabretmekle ve namaz kılmakla) benden yardım dileyin buyuruyor.

Şimdi dünya halkı sabrı da bıraktı, namazı da bıraktı. Peki, maksûdlarına nasıl ulaşacaklar?

Allah Teâlâ hazretlerinin yardımından mahrum kalan Musa (aleyhisselam)’ın kavminin halini hatırlayalım! Musa (aleyhisselam)’a muhalefet etmeleri sebebiyle Tih sahrasında 40 sene mahkûm bir halde kalmışlardı. Mevlâ Teâlâ hazretleri onlar hakkında buyurdu ki:

قَالَ فَاِنَّهَا مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ اَرْبَع۪ينَ سَنَةًۚ يَت۪يهُونَ فِي الْاَرْضِ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِق۪ينَ۟

“Şüphesiz orası (Beyt-i Mukaddes arazisi) onların (o isyankâr İsrail oğullarının) üzerine 40 yıl haram kılınmıştır. Orada (bulundukları Tih sahrasında) hayret içerisinde dolaşacaklar. Artık o fasıklar kavmine acıma.” (Maide Sûresi, 26)

Benî İsrail güneşin altında sabahtan yola çıkıyorlar, gidiyorlar, bir yere geliyorlar, akşam vakti bir de bakıyorlar ki aynı yerdeler. Tam 40 sene! Bundan anlaşılıyor ki insan evinin yolunu bulamaz. Hatta bir odadan diğer odaya geçemez. Her an Mevlâ’nın yardımına muhtacız. Zira Allah Zülcelâl’den başka kimse hiçbir şeye kadir olamaz.

Bu ayet-i kerime de bunu te’yid etmektedir:

اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْۚ وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪…

“Eğer Allah (-u Teâlâ) size yardım ederse artık size galip olacak kimse yoktur. Ve eğer sizi (yalnız bırakır da) zelil ederse, artık ondan sonra size yardım edecek kimdir?” (Âli İmran Sûresi: 160’dan)

Herhangi bir müşkülle karşılaştığımız vakitte, mutlaka o müşkülün hâlli için yardım istememiz lazımdır. Ne ile? Ayet-i kerimenin mucibince sabretmekle, namaz kılmakla! O iş oluncaya kadar “niye gecikti” dememeli, ümitsiz olmamalı, sabretmeli, namaz kılmaya devam etmelidir. O iş Allah’ın yardımıyla olur.

Şimdi bizim eksiklerimizi tamamlamak ve milleti İslâma davet etmek gibi büyük bir davamız var. Buna ancak Allah’ın yardımıyla erebiliriz.

Bu nedenle her gün istiane namazı kılmalıyız, Mevlâ’ya yalvarmalıyız. İtikadımız, amellerimiz, ahlâkımız şeriatın emrettiği gibi olsun! Her işte Mevlâ Teâlâ hazretlerine muhtaç olduğumuzu çok iyi bilmeliyiz. Her işe başlarken besmele çekmeliyiz. Meselâ; yemek yemeğe besmele çekerek başladığımızda, “Ağza alınışında, çiğnenişinde, yutuluşunda, yemek borusundan geçişinde, mideye faydalı olup, zararlı olmayışında Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismi ile başlıyorum.” demek istemiş oluruz.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle başlarsak o zaman yardım olur. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:

كُلُّ أَمْرٍ ذِي بَالٍ لَم يُبْدَأُ فِيهِ بِبَسْمِ اللَّهِ فَهُوَ أَبتَرُ

“Şerefli ve kıymetli her hangi bir işe Allah’ın ismiyle başlanmaz ise o iş hayırsızdır.”5
İslam’ın emrettiği, müsaade ettiği her iş şereflidir. Neûzubillah kumar oynayan şerefli değildir, rezalet sahibidir. Kezâ gıybet etmek, söz taşımak yalan söylemek, fesatlık koparmak için gezmek… Bunlar şerefsiz işlerdir. Şerefli iş Kur’an-ı Kerim öğrenmek, öğretmek, Kur’an-ı Kerim’in emirleriyle amel etmek, ettirmek, ihlâsı kazanmak, kazandırmak, iyi niyet etmek, ettirmektir. Böyle böyle tâ ki zikri kalbe yerleştirinceye kadar çalışmalıdır.

Mevlâ Teâlâ’dan yardım istemekte Yüce Allah’ı unutmamak vardır. Unutmamak meselesi var ya çok büyük meseledir. Şu ayet-i kerimede Mevlâ Teâlâ hazretleri kendisini unutanlar için:

…نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْ…

“Allah’ı unuttular. Allah (celle celaluhu) da onları unuttu.” (Tevbe Sûresi: 67’den) buyuruyor.
Bir şey ki Mevlâ’nın bizi unutmasına sebep oluyor, ondan daha kötü bir şey yoktur. Mevlâ Teâlâ’nın bizi unutması, rahmetinden ve fazl-ı kereminden taksim ederken bizi mahrum etmesi, bize vermemesi demektir. İşte Allah’ı unutmamanın ilacı ise bu ayet-i kerime de buyrulduğu üzere:

فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ…

“Beni zikredin bende sizi zikredeyim.” (Bakara Sûresi: 152) ayet-i celilesidir.
Her ibadette, her işte huzuru kalp lazımdır. Kimden yardım istediğini, kimi zikrettiğini, kime şükrettiğini, kim için kıyamda durduğunu, kime eğildiğini, kime secde ettiğini bilmek lazımdır. Mevlâ Teâlâ hazretleri:

…وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ لِذِكْر۪ي

“Beni hatırlamak için namaz kıl.” (Taha Sûresi: 14’den) buyuruyor. Her ibadette emir böyledir. Şu ayet-i kerimelerde de:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًا ﴿14﴾ وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا

“Ey iman etmiş olanlar! Allah’ı çokça zikretmekle zikredin.” “Ve O’na sabah ve akşam tesbihte bulunun.” (Ahzab Sûresi, 41-42) buyuruyor.
Şimdi zikrullahın her an lazım olduğunu şöyle anlayalım: Güneş doğduğu vakitte her yeri aydınlatır. Ancak kapısı, penceresi kapalı olan evlerin içerisine girmez. Buna sebep güneş midir yoksa o evin sahibi mi? Işınlar kapıya kadar gelmeseydi güneş suçlu derdik. Fakat Güneşin ışınları evin önüne gelmiştir. Kapılar, pencereler açıksa güneş, oralardan eve girecektir. Güneşin mevsimlere göre doğma ve batma arasındaki aydınlatma saatleri bellidir. Ama Allah Teâlâ hazretlerinin feyzinin doğması ve batması yoktur.

O, daima tulû (doğuş) hâlindedir. Sakarya nehrinin bir an kesildiğini bilen var mı? Fırat nehrinin, Nil nehrinin bir an kesildiğini bilen var mı? İşte onların suyunu devamlı akıtan Mevlâ Teâlâ ve Tekaddes hazretleri bize de feyzini devamlı akıtmaktadır. Devamlı yağan bu feyizden kulun istifade edebilmesi için kalbini açık bulundurması lazım! Göğsümüzün sol tarafında bulunan kalbimiz haberde varid olduğu üzere:

قَلْبُ الْمُؤْمِنِ بَيْتُ اللهِ، قَلْبُ الْمُؤْمِنِ عَرْشُ الرَّحْمَنِ، قَلْبُ الْمُؤْمِنِ خَزَائِنُ اللهِ.
“Müminin kalbi Allah’ın evidir. Müminin kalbi Rahman’ın arşıdır. Müminin kalbi Allah’ın hazineleridir.”

Kalp feyze ne ile açılır? Zikretmekle, hatırlamakla! Zikretmekle Mevlâ Teâlâ’nın feyzi giriyor. Zikredilmediği vakit, Mevlâ Teâlâ’nın feyzinden mahrum kalınıyor. Adalet-i İlahiye böyledir. Allah Teâlâ dileseydi o feyzi her durumda devamlı indirebilirdi. Ama kalbe feyzin gelmesini Allah Teâlâ kula verdiği irade-i cüz’iyye ile çalışmasına bağladı. İşte bu nedenle de:

اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًاۙ
“Allah’ı çok zikretmekle zikredin (ki kalbiniz feyze açık olsun.)”6  buyuruldu.

İnsan ne kadar çok zikrederse o kadar çok feyiz gelir. Bakınız! Dikkat ediniz! Rabbimiz önce O’nu çok zikretmemizi istiyor. O çok zikretmekle emrolunduğumuz Allah var ya! O çok büyüktür. Rahmet yağdırıyor, sevgi yağdırıyor, nur yağdırıyor.

Ayet-i Kerimede buyuruluyor:

هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا
“O Halık-i Kerim’dir ki, sizi zulmetlerden nura çıkarmak için melekleriyle beraber size rahmetini gönderir. Ve (Allah) müminler için pek merhametli bulunmaktadır.” (Ahzab Sûresi, 43)

Ali Haydar Efendi (kuddise sirruhu) hazretleri buyurdu ki: “Böyle bir ayet hiçbir ümmet hakkında nazil olmadı.” Cenab-ı Hak, Peygamberi hakkında ne buyurduysa biz aciz ümmetine de aynı şeyi lütfetmiştir.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında da:

اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّۜ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْل۪يمًا
“Muhakkak ki Allah (-u Teâlâ) ve melekleri peygamber üzerine salâtta bulunurlar. Ey iman etmiş kimseler! Onun üzerine salâtta ve tam bir teslimiyetle selâmda bulunun” (Azhab Sûresi, 56) buyurmuştur.

O vermekte devamlıdır, biz almakta gevşeğiz. Eğer kalbimizi açık bulundursak, oraya devamlı nur yağacak, nefis ve şeytan tesirsiz kalacak. İmam Masum (kuddise sirruhu) hazretlerinin Mektûbat’ında okudum: Şeytan bir adama diyor ki: “Kalbinin her yerini zikrullahla doldurdun. Bir boş yer yok ki sokulayım.”

Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateşin, nur karşısında da yanma gücü yoktur. Nitekim bir mümin sırattan geçerken ateş ona seslenecektir: “Çabuk geç, senin nurun benim ateşimi söndürüyor.”

Zikreden kalp nur ile doludur. Şeytan işte böyle kalplere giremez. Öyleyse bizimde daima zikr üzere olup böyle bir kalbe sahip olmaya çalışmamız gerekir.

Mevlâ Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyor:

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِۜ
اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ

“Haberdar olunuz ki! Kalpler ancak Allah (-u Teâlân)ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d Sûresi: 28)
Mutmain oluyor demek, yerleşiyor, rahat ediyor, huzura kavuşuyor, vesveselere, evhamlara, ümitsizliklere yer kalmıyor. Böyle bir kalp, sağlam bir kalptir.

Zikr, bütün hayırların kapısıdır. Zikretmek en büyük matlûb ve maksaddır. Zira hakkında:

وَلَذِكْرُ اللّٰهِ أَكْبَرُ

“Ve elbette zikrullah herşeyden büyüktür.” (Ankebut Sûresi: 45) Buyurulmuştur. İnsan Allah Teâlâ hazretlerinin kendisine nur vermesini istiyorsa, kalbini zikrullaha devamlı açık tutacak.

Mısra:

“Padişah konmaz saraya, hane mamur olmadıkça.”

Ya Erhamerrahimin!
Ya Erhamerrahimin!

Ya Erhamerrahimin!

Tut elimizden, yardım eyle bize, kusurlarımızı affet.
Bundan sonra kusur işlemekten muhafaza eyle.
İlim, amel, ihlası cem etmeyi nasib eyle.
Gecmişlerimize rahmet eyle.
Dualarımızı fazlınla kabul eyle.

AMİN.

1) Enfal Sûresi: 49.
2) Bu lafızla bu hadisi şerifin kaydı yoktur. Fakat bu mana kendisinde aşikar olarak bulunan şöyle bir hadisi şerif vardır: إِنَّ لِلَّهِ آنِيَةً مِنْ أَهْلِ الْأَرْضِ وَآنِيَةُ رَبِّكُمْ قُلُوبُ عِبَادِهِ الصَّالِحِينَ , وَأَحَبُّهَا إِلَيْهِ أَلْيَنُهَا وَأَرَقُّهَا  Muhakkak ehli arz arasında Allah için kaplar vardır. Rabbinizin kabı ise salih kullarının kalpleridir. Taberani, Müsnedü’ş-Şâmiyyin, No: 840, 2/19.  3) İmam Nesefi, Metnü’l-Akaid. S.2.
4) Bakara Sûresi: 153.
5) Hadisi şerif son kısmı aynı manada fakat farklı bir lafızla Hafız Abdulkadir er-Ruhavi, el-Erbaûn adlı eserinde rivayet etmiştir. Biz bu kitaba ulaşamadık. Bu bilgiyi Suyuti, Camiu’l-Ehadis, No: 15589’da nakletmektedir. Yine İmam Suyutî bu hadisi bu kayıtla tefsiri; ed-Dürrü’l-Mensur’da aynı zattan nakletmekte ve senedi için sahih demektedir. Bakınız: ed-Dürrü’l-Mensur, 1/45. Hafız Ruhavi dışında, Hatib Bağdadi, el-Camiu li Ahlaki’r-Ravi, No: 1219, 3/401’de nakletti.
6) Azhab Sûresi: 41.