İsmailağa Dergisi Resmî Web Sitesidir
Topbar widget area empty.
İsmailağa Kürsüsünden – Mart 2019 İsmailağa Kürsüsünden Full view

İsmailağa Kürsüsünden

İsmailağa Kürsüsünden – Mart 2019

İSMAİLAĞA KÜRSÜSÜNDEN

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ     بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَخْبَتُٓوا اِلٰى رَبِّهِمْۙ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ ﴾1

صَدَقَ للّٰهُ العَظِيم

وَ قَالَ رَسُولُ للّٰهِ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

“اَللّٰهُمَّ اهْدِن۪ي لِأَحْسَنِ الْأَخْلٰاقِ وَلٰا يَهْد۪ي لِأَحْسَنِهٰا إِلّٰا أَنْتَ وَقِن۪ي سَيِّءَ الْأَعْمَالِ وَالْأَخْلٰاقِ وَلٰا يَق۪ي سَيِّئَهٰا إِلّٰا أَنْتَ”2

صَدَقَ رَسُولُ للّٰهِ فِيمَا قل اَوْ كَمَا قَال النَّبِيُّ
صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

Cemaat-i Müslimîn! İhvân-ı dîn! Temîm ed-Dârî’nin (radıyallâhu anh) rivayetiyle gelen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: (اَلدِّينُ النَّصيحةُ) “Din, nasihattir.”

Nasihat, sadece bizim bildiğimiz manada, öğüt vermek şeklindeki nasihatten ibaret değildir. Kelime manası itibarıyla hâs ve hâlis olmak; arınmak, özlü olmak, içten olmak demektir. Yani din, samimiyettir. Din bunu ister, bunu emreder! Dindarlık da samimiyettir. Dindar adam demek; samimi olan, kendisine bir şey karışmayan, mümkün mertebe sâfî, hâs ve hâlis olan kimse demektir.

Hadis-i şerifin devamında sahâbîler sordular: “Yâ Rasûlallâh, kime yönelik samimiyet, kime yönelik samimi ve içten olmak?” Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem): “(للهِ) Allâh-u Teâlâ’ya kullukta samimiyet, sadakat ve ihlâs” diye cevap verdi. Sonra, “(وكِتَابِهِ) “Kitabına” yani Kur’ân-ı Azîmüşşân’a yönelik samimiyet, sadakattir.” buyurdu. Kur’ân-ı Kerîm’e öyle bir bağlılıktır ki, o bağlılığa hiçbir şeyi karıştırmamaktır. Sonra, “(وَرَسُولِهِ) “Rasûlullâh’a yönelik, ümmetlikte, ona ittiba ve bağlılıkta samimi olup o bağlılığa başka bir şeyi karıştırmamaktır.” buyurdu. Devamında, (وأَئِمَّةِ المُؤْمِنِينَ) Müslümanların imamlarına, büyüklerine, önderlerine, dinin büyüklerine; ulemâ-i kirâm, meşâyih-i kirâm ve müctehidîn-i izâm efendilerimiz, saniyen mü’minlerin ümerası, yani idarecilerini zikretti. Bunlara karşı; sadık, samimi olmak, gönülden bağlı olmak…3

Cemaat-i Müslimîn! Günümüzde, geçmiş hayatını din yolunda hizmete vakfetmiş, hayatını hatta her şeyini ümmetin menfaat ve maslahatına feda etmiş, bir sürü eza ve cefalara maruz kalmış ve bunlara katlanarak hizmetlerini sürdürmeye gayret etmiş ulema ve meşâyih efendilerimiz, pervasız bir şekilde tenkit konusu ediliyor. Avam, yani sıradan bir mü’minin arkasından konuşmak dahi yanlışken, şu ümmete yıldız gibi yol göstermiş, rehberlik etmiş, on beş asırdır Allâh (celle celâluhû) ve Rasûlunün (sallâllâhu aleyhi ve sellem) yolunda, Kur’ân ve Sünnet’in anlaşılması ve yaşanmasında, ümmete imamlık etmiş müctehidler ve meşâyih-i kirâm efendilerimiz hayasızca, patavatsızca ve pervasızca hakarete uğruyor.

Rasûl-i Ekrem (sallâllâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Ümmetim üç şeyi yaptığı zaman, Allâh-u Teâlâ’nın gözünden (Allâh-u Teâlâ katında itibardan) düşer.” Bu üç şeyden biri de, ümmetin sonradan gelenlerinin, önceden gelip geçmiş olan büyüklerine sebbetmesidir.4

Bir diğer hadis-i şerifte: “Ümmetim on beş şeyi işlediği zaman onlara (su, süngere; çay, küp şekere girdiği gibi) belâ hulûl etmiştir.” buyuruluyor.

Bugün yaşanan da işte budur! Bu on beş şeyin on beşincisi; ümmetin sonra gelenleri, önce geçmiş ve bu ümmet için bedel ödemiş, rahatını, huzurunu ve istirahatini bozmuş, dünyasını feda etmiş fedakâr ulema ve meşayiha, ecdada sövülmesi, onlara lânet edilmesidir. Rasûlullâh efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Onlar bunu yaptıkları zaman kızıl bir rüzgâr veya yere batmak ya da suretlerinin, suratlarının değişmesi gibi bir belâ beklesinler.”5

Demek ki din; mü’minlerin, imamlarına karşı samimi, içten olmaları demektir. Dinin gereği ve dindarlığın şartı budur! Hadis-i şerifin beyanına göre, içten hesaplı, içten pazarlıklı insan, içi-dışı farklı, karışık insan; saf, hâlis bir Müslüman olamaz. Her Müslümana samimi olmak, Müslümana tek yüzle yaklaşmak, Müslümanlarla içten ve gönülden bir münasebet içinde bulunmak… İşte, Rasûlullâh’ın (sallâllâhu aleyhi ve sellem) buyurduğu dindarlık budur!..

Girişte kaydetmiş olduğumuz ayet-i kerimede de buna bir işaret vardır. Ayet-i kerimenin sonlarında, “(اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ) cennet sahipleri, cennetlikler, (هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ) orada temelli kalacaklar.” Bunlar, ebedî cennetliklerdir, buyruluyor. Ama bu Cennetin bedeli nedir? (اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا) Allâh-u Teâlâ’ya iman edenler (وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ) ve Müslümanca yaşayan, amel-i sâlih işleyenler, işlerini Allâh-u Teâlâ’nın ve Rasûlünün (sallâllâhu aleyhi ve sellem) rızasına elverişli olarak yapanlar. Kur’ân ve Sünnet’e göre yaşayanlar; ama bitmedi ayet ve (وَاَخْبَتُٓوا اِلٰى رَبِّهِمْۙ) Rablerine karşı ve Allâh’ın Rasûlüne (sallâllâhu aleyhi ve sellem) karşı ve Allâh-u Teâlâ’nın kullarına karşı samimi olanlar; içten pazarlıklı olmayanlar! Allâh-u Teâlâ’ya ihlâs ve sadakat, Rasûlullah’a (sallâllâhu aleyhi ve sellem) samimiyet ve mü’minlere de kardeşlik hukukuyla yaklaşanlar, cennetlikler işte bunlardır! Ama karıştıranlar, imana ters gelen şeyi karıştıranlar, böyle değildir.

Cemaat-i Müslimîn! Biz hem itikad’da hem de ibadette ihlâsla emrolunduk. İtikad’da ihlâs demek, inancımızı tevhîde, İslâm akidesine uymayan şeylerden arındırmak demektir. İbadette ihlâs ise, ibadetleri riya, süm‘a gibi bozucu şeylerden ve ihlâsa gölge düşüren diğer bütün şeylerden arındırmak demektir.

Allâh-u Teâlâ, cennetlikleri, Zatına ve Rasûlüne, Dîn-i Mübîn-i İslâm’a ve Kur’ân-ı Azîmüşşân’a gönülden bağlı olup bu bağlılıklarına gölge düşürmeyenler olarak tavsif ediyor. Akideleri sâfî, aynen Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi ve sellem) ile ashâbı (radıyallâhu anhum) gibi bir akideye sahip olanlar şeklinde tarif ediyor. Akidelerini, tevhîdi ihlâl edecek şeylerden arındıranlar, amellerini riya gibi ihlâsı bozacak şeylerden arındıranlar olarak tanımlıyor.

Meşhur Cibrîl (aleyhisselâm) hadisinden öğrendiğimize göre Cebrâil (aleyhisselâm), Rasûlullâh’a (sallâllâhu aleyhi ve sellem) insan suretinde gelip dizini onun dizine dayıyor ve birkaç soru soruyor. Bunlardan üçü: İman nedir, İslâm nedir ve ihsan nedir şeklinde oluyor. Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem), “İman nedir” diye sorulunca, “İman, Allâh-u Teâlâ’ya, meleklere ve –hepinizin bildiği diğer- iman şartlarını sayarak bunlara inanmaktır.” diye cevap veriyor. İnsan suretinde gelmiş olan Cebrâil (aleyhisselâm) her cevabın ardından, “Doğru söyledin!” diye tasdik ediyor. “İslâm nedir?” diye sorduğunda Rasûlullâh Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “İslâm, kelime-i şehadet getirmen, namaz kılman, oruç tutman, zekât vermen ve haccetmendir.”6

Burada şu farkı görelim; iman, kelime-i tevhîdin (لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللّٰهِ) esaslarına kalbin inanması, bu inancın kalpte bulunması demektir. Bu, işin ruha bakan yönüdür. Ama imanın bir de bedene bakan veçhesi vardır. O, İslâm’a giriyor, yani kalpteki imanın bedene bakan tarafı şehadettir. Şehadet, kalpteki imanı dille ifade etmektir.

İman kalple olur. Kalıpla, dille ise ifadesi olur. O da şarttır. Bir mani olmadığı takdirde bir insan kalbinden inandığı gibi diliyle de bunu ikrar etmek durumundadır. Sonra namaz kılmak, oruç tutmak, yani İslâm’ın beş şartı zikredilmekle beraber, bütün hepsi murad ediliyor.

Daha sonra Cebrâil (aleyhisselâm), “İhsân nedir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) cevap verdi: “Allâh’a öyle kulluk yapacaksın ki, sanki Allâh Teâlâ’yı görüyorsun! Allâh Teâlâ’yı görsen her şeyi unutursun. Nitekim öyle buyruluyor: “Cennette Allâh-u Teâlâ’yı gördükleri vakit bütün cennet nimetlerini unuturlar.” Peki, cenneti unutturan Cemalullâh dünyada gözükse, insan dünyayı hatırlayabilir mi hiç? Asla hatırlayamaz! Cennette Mevlâ Teâlâ’yı gördüklerinde cenneti unutuyorlar. Mevlâ Teâlâ’nın cemali, o kadar güzeldir.

İşte, bir insan dünyada Mevlâ Teâlâ’yı görür gibi olduğu zaman, artık dünyayı görmez. Kendisi dünyada yaşar, kafasının gözü dünyayı, eşyayı, masivayı görür ama kalbinin gözü görmez. Bedeni dünyadadır; lâkin gönlü, ruhu ise ahirettedir. Hapiste olan insan gibi beden zindanda, gönül ise ailesinde, evinde ve barkında…

Girişte nakletmiş olduğumuz hadis-i şerif, bir duadır. Rasûlullâh Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Yâ Rab! En güzel amellere ve en güzel ahlâka beni ulaştır. Zira en güzel anlayış, ahlâk ve davranışa beni ancak sen ulaştırabilirsin! Yâ Rab! Beni kötü anlayış ve kötü davranıştan sen muhafaza eyle! Çünkü beni kötü anlayış ve kötü yaşayıştan ancak sen korursun.”

Demek ki Allâh-u Teâlâ’dan, itikadın, amelin ve yaşantının en güzelini istemeli, kötülerinden de yine O’na sığınmalı ve sakınmalıyız! Mümkün mertebe itikatta, amelde ve ibadette ihlâsı kazanmaya çalışmalıyız. Bu böyle olduğu gibi, bunun yolu vardır. O yola girmek lâzımdır. Olmaz değil, zor değildir; ama biraz uzundur. Cenâb-ı Hak’tan bu hususta muvaffakiyetler dileriz…

1) Hûd Sûresi, 23.
2) Nesâî, “İftitâh”, 16.
3) Ebû Dâvûd, “Edeb”, 44.
4) Hakîm et-Tirmizî, “Nevâdiru’l-Usûl” adlı eserinde; İbni Ebi’d-Dünya, “Emr bi’l-Ma‘rûf” adlı eserinde ve İmam es-Suyûtî, “el-Câmi‘s-Sağîr” adlı eserinde kaydetmiştir. Zayıf olduğu belirtilmişse de, rivayette geçen üç şeyin aynı bağlamda yer aldığı, sıhhat yönünden kuvvetli olan başka hadis-i şerifler mevcut olduğundan, yer darlığı durumlarında ihticac edildiğine rastlanmaktadır. Tahkik için bkz. Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl fî Ehâdisi’r-Rasûl, thk. Abdurrahman Umeyre, Dâru’l-Ceyl, Beyrut, 1992, c. 2, s. 270.
5) Tirmizî, “Fiten”, 38.
6) Meşhur Cibrîl (aleyhisselâm) hadîsi için bkz. Buhârî, “İmân”, 1; Müslim, “İmân”, 1.