İsmailağa Dergisi Resmî Web Sitesidir
Topbar widget area empty.
Hikmet Damlaları – Nisan 2019 Hikmet Damlaları Full view

Hikmet Damlaları

Hikmet Damlaları – Nisan 2019

MAHMUD USTAOSMANOĞLU
(kuddise sirruhû)

اَعُوذُبِاللّٰهِمِنَالشَّيْطَانِالرَّج۪يمِ         بِسْمِاللّٰهِالرَّحْمٰنِالرَّح۪يمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُۚ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۜ

صَلُّوا عَلٰى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ.

صَلُّوا عَلٰى شَفِيعِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ.
صَلُّوا عَلٰى طَبِيبِ قُلُوبِنَا مُحَمَّدٍ: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ.

Ders Ayetleri: Fatır Suresi 15. Ayet-i Kerime

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ

Risale-i Kudsiyye’den

دِيمَهْ كَلْ مُمْكِنَاتَهْ عَيْنِ وَاجِبْ

جُونْ تَمْيِيزْ اَيْلَمَزْ وَارْ بَعْضِ طَالِبْ

حَقِيقَتْ مُمْكِنْ اُولْمَزْ كَلْ كِيدَهْ لِمْ

وَاجِبَه مُمْكِنْ دِيمَكِهْ اُولْمَهْ ذَاهِبْ

آكَا اُولْمِشْ سَكْرِ حَالْ جُونْكِهْ غَالِبْ

جَمَالَ بَا كَمَالَهْ سَيْر اِيدَهْ لِمْ

Büyük Şeyh Efendi (kuddise sirruhu) bizlere itikat ile ilgili bilgiler vermeğe devam ediyor ve buyuruyor:

دِيمَهْ كَلْ مُمْكِنَاتَهْ عَيْنِ وَاجِبْ

“Deme gel mümkinata aynı vacib.”

“Mümkinat’a Vacib Teâlâ’nın aynıdır söyleme”

Mümkinât, bütün mahlûkata denir. Bir başka ifade ile varlığı ve yokluğu müsavi olana mümkin denir. Vacib ise varlığı mutlaka lazım olan demektir. Biz insanlar: “Mümkinü’l-Vücud” Mevlâ Teâlâ ise: “Vacibü’l-Vücud’ dur.”

Muhyiddin Arabî (kuddise sirruhu) sekir hâlinde olduğundan:

سُبْحَانَ مَنْ أَظْهَرَ الْأَشْيَاءَ وَهُوَ عَيْنُهَا

“Öyle Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim ki, eşyayı zahir etmiştir. Hâlbuki O, onun (eşyanın) aynıdır.” demiştir.

İmam-ı Rabbanî (kuddise sirruhu) Muhyiddin Arabî hakkında: “Onu severim fakat bazı görüşlerini kabul etmem. Çünkü o bulunduğu makamın verdiği sekir hâli sebebiyle öyle konuşmuştur.” Sonradan: “Belki de Muhyiddin-i Arabî o makamı geçmiştir” buyurur.

لَا يُوزَنُ حَالُهُمْ بِمِيزَانِ قَالِهِمْ

“Onların sözlerinin mizanı ile hâlleri ölçülmez.”

وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ
وَمَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا مِنْهُ

“Birde göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsini (Allah Teâlâ) kendi katından sizin hizmetinize bağladı.”1

Muhyiddin-i Arabî (kuddise sirruhu) bulunmuş olduğu makam sebebiyle Mevlâ Teâlâ’ya olan muhabbeti taştı, zikri geçen ayet-i kerimenin manasını kendi makamına göre yorumladı ve yerin, göğün, Allah Teâlâ’nın aynı olduklarını zannetti.

O makama gelmeyen, uyanıklık (sahv) halinde bulunan bir kimse, takliden böyle dese, Mevlâ Teâlâ: “Sen, Muhyiddin-i Arabî gibi bir âşık mıydın da böyle dedin?” buyurur ve o kimseyi söylemiş olduğu sözlerden dolayı muahaze eder.

Yine Muhyiddin-i Arabî hazretleri: “Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır.” demiştir. Daha sonra onun ayağının bastığı mevzi’yi kazdıklarında gördüler ki, orada altın var. Meğer: “Siz Allah Teâlâ’ya değil altına, dünyalığa değer veriyor, onlara tapıyorsunuz.” demek istemiş. Vefat etmeden evvel buyurmuşlardır ki:

اِذَا دَخَلَ السِّينُ اِلَي الشِّينَ ظَهَرَ قَبْرُ مُحْيِ الدِّينِ

“Sin”, “Şın’a” girince Muhyiddin’in kabri ortaya çıkacak. Hakikaten de sözü gerçekleşmiştir. “Sin” harfi ile kastetmiş olduğu Sultan Selim, “Şın” harfi ile kastetmiş olduğu Şam’a girmiş ve Muhyiddin-i Arabî’nin kaybolan kabrini ortaya çıkarmıştır.

Büyük Şeyh Efendi ne buyurmuştu? “Mümkine vacibin aynı deme!”

وَاجِبَهْ مُمْكِنْ دِيمَكِهْ اُولْمَهْ ذَاهِبْ

“Vacib’e mümkün demeğe zahib olma.”

“Vacib olan Mevlâ Teâlâ’ya mümkin demeğe gidici (o yolda, o görüşte yürüyücü) olma!”

جُونْ تَمْيِيزْ اَيْلَمَزْ وَارْ بَعْضِ طَالِبْ

“Çü temyiz eylemez var bazı talib.”

“Çünkü mümkin ile Vacib Teâlâ’yı ayırt edemeyen bazı talib vardır.”

آكَا اُولْمِشْ سَكْرِ حَالْ جُونْكِهْ غَالِبْ

“Ana olmuş sekri hâl çünkü galib.”

“Ona sekir (Manevi sarhoşluk) hâli galip geldiğinden mümkin ile vacibi ayırt edememiştir.”

Bulunduğu makamda manevi sarhoşluğun galip gelmesi ona “Mümkin aynı vacib’tir” sözünü dedirtiyor. Sana o hâl olmadığına göre sen böyle diyemezsin! Sende o manevi sarhoşluk varsa söylersin, yoksa otur yerine.

حَقِيقَتْ مُمْكِنْ اُولْمَزْ كَلْ كِيدَهْ لِمْ
جَمَالَ بَا كَمَالَهْ سَيْر اِيدَهْ لِمْ

“Hakikat mümkin olmaz gel gidelim, Cemal-i bâ Kemal’e seyr idelim.”

Mevlâ Teâlâ hakikattir, mümkin olmaz. Sonra şu da var ki; Mevlâ’nın hakikati mümkinin hakikatine dönmez. Zira Mevlâ Teâlâ’nın hakikati varlık, mümkinin hakikati ise yokluktur.

Ya Rabbi! Kur’an-ı Kerim’in, Hadis-i Şerif’in ve bu ikisinden çıkarılan Akaid’in, Tasavvuf’un kıymetini bildir bize! Âmin…

Dersimizin ayetlerine başlayalım:

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ
وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ

(يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ) Ey insanlar! (اَنْتُم) Sizler, (الْفُقَرَٓاءُ) ziyade fakirlersiniz (fazlasıyla muhtaçlarsınız), kime? (اِلَى اللّٰهِ) Allah(u Azimüşşan)’a, (وَاللّٰهُ) Allah (Teâlâ Hazretleri), (هُوَ) O (Allah) (celle celaluhu), nedir? (الْغَنِيُّ) ziyade zengindir (hiçbir şeye muhtaç değildir), (الْحَم۪يدُ) bütün hamdler O’na mahsustur.

“Ey insanlar! Sizler Allah’a (celle celaluhu) muhtaç olanlarsınız, Allah (Teâlâ) ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Bütün hamdler ona mahsustur.”

Allah Teâlâ Hazretlerine muhtaç olduğumuzu anlamamız lazımdır, muhtaç olduğumuz bütün nimetleri bizlere, O’nun ulaştırdığını bilmeliyiz.

Öyle nimetler vardır ki, insan onlarsız olamaz. Meselâ: İnsanoğlu yemeden, içmeden durabilir mi? Hayır! Bu imkânsızdır. Eğer Allah Teâlâ hazretleri gökten yağdırmakla, yerden bitirmekle, muhtaç olduğumuz buğdayı, arpayı, mısırı, pirinci, sayamayacağımız kadar çok gıdalandığımız şeyleri bize göndermeseydi, ulaştırmasaydı ne olurdu? Açlıktan çırpına çırpına ölürdük.

İnsan bedeni dört şeyden yaratıldı: Su, hava, toprak, ateş. Bu dört şeyden yaratılan insanoğlu, bütün eşyaya muhtaçtır. Muhtaç olduğumuz bu eşyadan hiçbir şeyi icad etmeye kadir değiliz, her şeye ancak Allah Teâlâ Hazretlerinin ihsanıyla ulaşmaktayız, bundan da ne kadar muhtaç olduğumuz anlaşılmaktadır. Mevlâ Teâlâ’nın yardımı olmasa yaşamak mümkün değil.

Bu bedendeki azaların hepsi, gözler, kulaklar, ağız, eller, ayaklar, iç uzuvlar dahası; duygular, irade-i cüz’iyye, şuur, akıl, hep Mevlâ Teâlâ’nın bize verdiği nimetlerdendir.

Ama hiçbir zorlama görmeden onlara Cenab-ı Hak tarafından ulaştırıldığımız için kıymetini bilmiyoruz. Bunun kıymetini bilmemek çok fena bir şeydir, bu düşünmemekten, tefekkür etmemekten ileri geliyor. Düşünmemek de gafletten ileri gelir.

Tefekkürün kapısı zikrullahtır, sohbetlerimizde bundan sık sık bahsediyoruz. Âli İmran suresindeki şu ayet-i kerimeyi hatırlayalım:

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ ﴿091﴾ اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًاۚ سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ ﴿191﴾

“Gerçekten, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, (halis) akıl sahipleri için büyük ibretler vardır. O akıl sahipleri, öyle kimselerdir ki, ayakta iken, otururlarken ve yatarken daima Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında, Allah’ın varlığını ispat için tefekkür ederler ve şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın! Sen batıl şey yaratmaktan münezzehsin, artık bizi cehennem ateşinden koru.”

Zikrullah’a devam etmek sebebiyle kalpler uyanır, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında insan tefekkür etmeye başlar. Tefekküre devam etmesi sebebiyle bütün eşya Allah ile kul arasında perde olmaktan çıkar, ayna olmaya döner ve insan Mevlâ Teâlâ ile karşı karşıya imiş gibi olup: “Ey Rabbimiz! Sen görebildiğimiz ve göremediğimiz ne varsa, hiçbir şeyi boşuna yaratmadın.” der.

Zikrullah’ı ehlinden öğrenip, ona devam etmeyen insan bunlardan hiçbir şey anlar mı?

Bu gün kâfirlere bile sorsanız “Yerleri gökleri kim yarattı?” diye “Allah” derler. Size sorulduğunda, tabii ki siz de: “Allah” diye cevap vereceksiniz amma sizler, sorulmadığı hâlde de bir zerreden dahi tesirleneceksiniz, Mevlâ Teâlâ’yı sena edecek, övecek, tesbih edeceksiniz.

Hiçbir insan; bir hamsiyi, bir böceği, bir sinek yavrusunu dahi yaratamaz. O milyarlarca insanları, hayvanları, dünyadaki küçük-büyük denizleri, sayamayacağımız kadar ağaçları, kıtalara yayılmış sebze ve meyve bahçelerini Cenab-ı Hakkın yarattığını düşünmediğimiz vakitte ne kadar cahil, gafil, işe yaramaz bir insan olmuş oluruz. Ya Erhamerrâhimin! Kalplerimize senin heybetini duyur, Kur’an-ı Azimüşşan’ın heybetini anlamamıza yardım et! Âmin!

Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةً

“Bir saat tefekkür etmek, bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır.”2

وَفِى رِوَايَةٍ: سَبْعِينَ سَنَةً

Bir rivayette de: “Yetmiş senelik ibadetten daha hayırlıdır.”

Dinden imandan haberi olmayanlar, bu nimeti takdir etmediklerinden, korkarım bu faziletlerden mahrum kalıyorlar.

1) Casiye Suresi, 13

2) Ebu’ş-Şeyh el-İsbehani, el-Azame, No: 43, 1/299. Aclûni, Keşfu’l-Hafâ adlı eserinde hadisle alakalı hükümleri açık bir şekilde anlatıyor. Hadis No: 1004, 1/310.