İsmailağa Dergisi Resmî Web Sitesidir
Topbar widget area empty.
İsmailağa Kürsüsünden – Temmuz 2019 İsmailağa Kürsüsünden Temmuz 2019 Full view

İsmailağa Kürsüsünden Temmuz 2019

İsmailağa Kürsüsünden – Temmuz 2019

أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ     بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

﴿ اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ ﴾[1]

صَدَقَ اللّٰهُ العَظِيمُ

وَ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

” قَالَ اللّٰهُ : أَنْفِقْ ياَ ابْنَ آدَمَ أُنْفِقْ عَلَيْكَ”[2]

صَدَقَ رَسُولُ اللّٰهِ فِيمَا قَالَ أَوْ كَمَا قَالَ النَّبِيُّ صَلَّي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ.

Cemaat-i Müslimîn, ihvân-ı dîn! İslâm dinini bir yönüyle binaya benzetecek olursak, bir binanın her şeyden önce arsaya ihtiyacı olduğunu söylememiz gerekir. Zira bina havada kurulmuyor! Sonra, o binanın temel direkleri vardır. Ondan sonra duvarları, kapısı, penceresi, iç ve dış aksamı vardır; ince işçiliğine kadar daha birçok detayı vardır. Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifinde: (بُنِيَ الإسْلَامُ عَلٰي خَمْسٍ) “İslâm, beş şey üzerine bina edildi.”[3] buyuruyor. Demek ki, İslâm bina edildi, kuruldu.

İslâm’ı bir bina olarak düşündüğümüzde, bu binanın beş temeli olduğunu görürüz. Birincisi: Kelime-i şehadeti (شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ)  kalpten tasdik edip dille de ikrar, yani ifade etmektir. Kelime-i şehadet getirmek, yani (أشْهَدُ) demek, “Kalbimden inandığım bu hakikati dilimle de ifade ediyorum.” demektir. Şehadet, kalpteki inancın ifadesidir. Bir insan hiç inanmadığı hâlde “أشْهَدُ” dese, yalan söylemiş olur. Bir insan inansa fakat diliyle ifade etmese kullar nazarında Müslüman sayılmaz.

Kelime-i şehadete kalpten iman edip dille de ifade etmek, İslâm’ın arsası gibidir. Bir insan kelime-i şehadet getirmediği, yani hadis-i şerifte beyan edildiği üzere, “شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ” esasına uygun bir şekilde, Peygamber Efendimiz’in (sallâllâhu aleyhi ve sellem) Allâh-u Teâlâ’nın resûlü olduğuna bütün muhtevasıyla inanmadığı ve bunu diliyle ifade etmediği takdirde ne camide yeri olur ne İslâm’da ne hacda ne de hiçbir şeyde! Arsası olmayanın binası olmaz ki! İslâm binasının zemini, kelime-i şehadete inanıp bunu dille ifade etmektir. Bu olmadan, asla olmaz!

Takdir edersiniz ki, sadece arsayı almakla da bina bitmiş olmuyor. Arsadan sonra temel yapısı tamamlanıyor ve beş esastan geriye kalıyor dört esas. İslâm binasının diğer esasları: Namazı hakkıyla kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve haccetmektir. Oruç ibadetinin birtakım istisnaları, hac ibadetinin de mükellefiyet açısından birtakım hükümleri vardır ki, bunlar şu anda konumuz olmadığından onlara temas etmiyoruz.

İslâm binasının bu temel esaslarının temeli olan kelime-i şehadetin dışında kalan dört esastan ikisi bedenî ibadet olmak yönüyle, diğer ikisi ise malî olmak yönüyle benzerlik arz ediyor. Namazla oruç, zengin-fakir, amir-memur herkesin vecibesidir. Zekât ve hac ise, malî ibadet olup ümmet içerisinde belli bir kesime farz olan ibadetlerdir. Bunlarda belirleyici ölçü, nisap miktarı mala sahip olmaktır.

Kur’ân-ı Kerîm’de, bedenî ibadetlerin başı olarak namaz, malî ibadetlerin başı olarak ise zekât zikredilmekte ve bu iki ibadet otuz küsur yerde, (يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ) “Namazı kılarlar, zekâtı verirler” şeklinde beraber zikredilmektedir.[4] Bunları birbirinden ayırmak, İslâm binasının karkasını, kasnağını kırmak, iskeletini bozmak demektir. Bu sebeple aralarını ayırabilmek asla mümkün değildir.

İnfak, Allâh-u Teâlâ yolunda vermek demektir. Öncelikle farz olan zekât, sonra vacip olan, sonra ise sünnet ve müstehab olan ve artık nafile teberrular, yani hayır ve hasenat ve iyilikler, vermekler, yedirmekler, giydirmekler, barındırmaklar ve bütün bu iyilikler bu mefhumun içerisine girer. Bunları namazdan ayrı düşünebilmek mümkün değildir.

Ebû Bekir es-Sıddık (radıyallâhu anh) efendimiz halife olunca, bazıları dediler ki, “Tamam, namaza devam ama zekâttan, malımıza dinin getirdiği vecibeden yırtarız. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) de zaten yumuşaktır, biz bundan sıyrılırız.” diye düşündüler. Bu durum karşısında Ebû Bekir es-Sıddık (radıyallâhu anh) efendimiz volkan oldu, “Allâh-u Teâlâ’ya yemin ederim ki, namazla zekâtı ayıran; namaza başka, zekâta başka gözle bakan kimselerle savaşırım. Rasûlullah’a (sallâllâhu aleyhi ve sellem) verdiğiniz bir ip parçasını benden esirgerseniz sizinle savaşırım” buyurdu ve derhâl savaş hazırlığına giriştiler. Baktılar ki pabuç bağlı; bundan kaçış yok!

Bu hassasiyet doğrultusunda, zekâtımızı kuruşu kuruşuna hatta fazla fazla vermeliyiz! Verir gibi, vermiş olmak için değil; doğrudan vermeliyiz. Artık raf ömrünü tamamlamış malları zekât diye vermek, görünürde zekât gibi gözükür ama Allâh-u Teâlâ katında zekât olmaz. İllâ en pahalısını vermek de gerekmiyor ama vasat olanı vereceğiz! Bizim için ekonomik değerini kaybetmiş ve mal olmaktan çıkmış bir ticaret eşyasını vermemiz doğru değil! Unutmamalıdır ki, işlerin en hayırlısı orta olanıdır. Dolayısıyla, en azından orta kalite mallarımızı doğrudan doğruya, yani aynî ya da nakdî olarak ihtiyaç sahiplerine verelim.

Şimdilerde zekâta malik olmayan bilhassa genç kesim de ileride zekâtla mükellef duruma gelecekler. Onlar da bu konuları öğrenmeli ve infak hasletine, cömertliğe alışmalı. Ey Müslümanlar, zekâtla mükellef olmayanlarımız da dâhil hepimiz kendimizi infaka alıştıralım! İnsan cömertlik duygusunu böylelikle kazanır; infaka vere vere alışır. Bir şeyin tiryakisi olan insanlar, o şeyle hemhâl olarak, sıklıkla tekrar ederek tiryaki olmuşlardır. Kahve tiryakisi olan, içe içe olmuştur. Başka şeylere tiryaki olup kopamayanlar, yapa yapa tiryaki olmuş, kopamayacak derecede bağlanmışlardır. İnsan, vere vere cömert olur; vermeye vermeye ise cimrileşir ve sahavet damarları tamamen kurur.

Bu bakımdan, az da olsa her gün sadaka verelim cemat-i Müslimîn! Gençler, çocuklar, yaşımız ne olursa olsun, kendimizi cömertliğe, infak hasletine alıştıralım. Bu iş çok fazla bütçeye de bağlı değildir. Herkes kendi bütçesine göre yapabilir. Böylelikle gençlerimizi ve çocuklarımızı, infak etmeye çekirdekten alıştırmış olalım.

Girişte nakletmiş olduğumuz ayet-i kerimede Allah Teâlâ buyuruyor: “Allâh’a da, Resûlüne de iman edin ve (aslında sadece O’na ait olup,) sizi (ise sadece) kendisinde (harcama yetkisine sahip olan) halîfe kılınmış (emânetçi) kimseler yaptığı şeylerden (O’nun yoluna) harcamada bulunun! Artık içinizden o kimseler ki, iman etmiştirler ve (Bizim yolumuzda) infakta bulunmuşturlar; eşi benzeri olmayan pek büyük bir mükâfat sadece onlara aittir!”[5]

Buyuruluyor ki, “Siz şu anda malınızın bekçisisiniz. Sizden önceki bekçiler geçti; şimdi siz bekçilik yapıyorsunuz. Sonra siz de bekçiliği devredeceksiniz. Verin bundan.” Devamında da bir müjde veriliyor, “Sizden infak edenler, onlara büyük ecir vardır.”

Nakletmiş olduğumuz hadis-i şerifte Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: «Allâh-u Te‘âlâ şöyle buyurdu: “Ey Âdemoğlu, kulum, sen infak et ki ben de sana infak edeyim!”»[6]

Ey Müslümanlar, şu kesindir ki, infakla beraber mal azalmaz; bundan iki durum hâsıl olur. Birincisi, garantiye alınır; ikincisi, artar. Bu, zaten infak eden insanların durumunda da görülmektedir. Mevlâ Teâlâ bizleri, takvadan ayırmasın ve infak gibi güzel hasletlerle yoğrulan kullarından eylesin! Âmin.

[1] Hadîd Sûresi, 7.

[2] Müslim, Zekât, 36.

[3] Buhârî, Îman, 1-2, Tefsîr, 2; Müslim, Îman, 19-22.

[4] Bkz. Bakara Sûresi, 43, 83, 110, 177, 277 vd.

[5] Hadîd Sûresi, 7.

[6] Müslim, Zekât, 36.