İsmailağa Dergisi Resmî Web Sitesidir
Topbar widget area empty.
Hikmet Damlaları – Ağustos 2019 Hikmet Damlaları Ağustos 2019 Full view

Hikmet Damlaları Ağustos 2019

Hikmet Damlaları – Ağustos 2019

Ders Ayetleri: Bakara Sûresi, 9-10

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

﴿يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ ﴿9﴾ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًاۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ﴾

Mevla Teâlâ Hazretleri münafıkların, kalpleri inkâr edici olduğu halde sadece dilleriyle “İman ettik” demelerinin iman olmadığını bildirdikten sonra şimdiki ayet-i kerimede de onların kötü hallerinden biri olan hilelerini açıklıyor. Şöyle ki:

﴿يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ﴾

 (يُخَادِعُونَ) Hile ediyorlar, (kime?) (اللّٰهَ) Allah (-u Teâlâ Hazretlerine) (daha?) (وَالَّذ۪ينَ) o kimselere ki, (اٰمَنُواۚ) iman ettiler, (yani Allah-u Teâlâ hazretlerini ve müminleri aldatmaya kalkışırlar) (وَمَا يَخْدَعُونَ) hâlbuki aldatmış olmazlar, (اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ) ancak kendilerini aldatmış oluyorlar da, (وَمَا يَشْعُرُونَۜ) hissetmezler, (yani sadece kendilerini aldattıklarının farkına da varmazlar)

“(Bunlar sadece lisânen iman ettik demeleriyle) Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar, hâlbuki (böyle yapmalarıyla) ancak kendilerini aldatırlar da (bunun) farkına varmazlar.[1]

Onların hileleri: Kalpleriyle Allah’a, Resulüne ve müminlere muhalefet ettikleri halde, zahirde mümin olduklarını ifade ederek küfürlerini gizlemeleridir.

Kendilerince hem Allah’a, hem resulüne, hem de müminlere hile ediyorlar. Onlar bu hileleriyle kendi nefislerinden başka kimseye zarar veremezler. Allah onların bütün hallerini bildiği gibi, hilelerini de bilir. Peki, onlar niçin böyle yapıyorlar?

﴿ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًاۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ﴾

(ف۪ي قُلُوبِهِمْ) Onların kalplerinde vardır, (ne?) (مَرَضٌۙ) bir hastalık, (فَزَادَ) ziyade etti, (arttırdı) (kimi?) (هُمْ) onları, (kim?) (اللّٰهُ) Allah (-u Teâlâ), (ne cihetinden?) (مَرَضًاۚ) hastalık cihetinden, (وَلَهُمْ) onlar için vardır (ne?) (عَذَابٌ) bir azap, (öyle azap ki) (اَل۪يمٌۙ) ziyade acı verici, (ne sebeple?) (بِمَا كَانُوا) olmaları sebebiyle, (يَكْذِبُونَ) yalan söyler, (yani “Allah’a ve ahiret gününe inandık” demelerindeki yalancılıkları sebebiyle onlara can yakıcı bir azap vardır.)

Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah (-u Teâlâ) onları hastalık bakımından artırdı ve yalan söylemeleri sebebiyle, onlar için gayet acı verici bir azap vardır.[2]

Ayet-i celilede geçen “Maraz” şek, nifak, inkâr, dünya sevgisidir. Bir de kendi nefsini sevmektir. Yazık olsun bizlere! Kendi nefsimizi niye severiz? Rabbimizi sevelim! Neden? Çünkü bütün iyilikler Allah’tandır.

Hiç kimse göklerden bir damla yağmur indiremez, yağan yağmurlar için de, “Bu bizim hünerimizdir.” diyemez. Teknik olarak yağmur yağdırmak için çok uğraşıyorlar; milyarlar sarf ediyorlar da, Mevla Teâlâ’ya yalvarmayı ayıp sayıyorlar. Dua etmeye gerici yobazlık diyorlar.

O zavallıların yobazlık, gericilik dedikleri benim olsun, tabii benim olan sizin de olur. İmam-ı Rabbani (kuddise sirruhu) Hazretleri yüz beşinci mektubunda şöyle der: “Bazı hastalara bazı gıdaların, hastalığın devam ettiği müddetçe asla menfaat vermeyeceği söylenir. İsterse ona sunulan yiyecek, yemeklerin en güzeli olsun. Hatta hastalığını arttırır. Bunun için evvela hastalığın giderilmesini düşünmek lazımdır, bundan sonra hastanın haline ve mizacına uygun gıdalarla hasta kuvvetlendirilmeğe çalışılır.”

Bu mana insanın durumuna uyar. Allah-u Teâlâ’nın buyurduğu “Kalplerinde maraz vardır.” Ayet-i kerimesiyle işaret edildiği gibi, kalplerinde maraz olan kimselere ibadet ve taat asla fayda vermez hatta zarar verir. Şu hadis-i şerifler de bu manaya işaret eder:

«رُبَّ تَالٍ لِلْقُرْاٰنِ وَالْقُرْاٰنُ يَلْعَنُهُ»

Nice Kur’an okuyan vardır, Kur’an kendisine lanet eder.[3]

«رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلَّا الْجُوعُ»

Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine ancak açlık ve susuzluk kalır.[4]

Kalp hastalarının mütehassısları olan tasavvuf büyükleri de, ilkönce hastalığın giderilmesi için yapılacak şeyleri emir buyururlar. Hastalık, kalbin, Hak Teâlâ’dan başkası ile olan alakasıdır. Hatta insanın kendi nefsine olan alakasıdır zira insan neyi ister ve severse, kendi nefsi için ister ve sever. Malı, mevkii, rütbeyi hep kendi nefsi için ister.

Öyleyse gerçekte insanın mabudu (tapındığı) kendi nefsidir. İnsan bu bağlantılardan kurtulmadığı müddetçe, onun için felaha erme ümidi yoktur. İnsanın içinde ne kadar şirk varsa, ibadet o kadar zoruna gider. Şirk ne kadar silinirse, ibadette o kadar kolaylaşır. Peki, şirk ne ile silinecek?

Niyazi Mısrî (kuddise sirruhu) Hazretleri buyuruyor ki:

“Savm-u salat-u zekât, günah kirin mahveder,

Darb-ı zikir olmasa, gönül pası silinmez.”

Kalpte bir pas vardır. O pas rabıta ateşi ile kızdırılan zikir çekici ile vura vura silinir. İnsanları zulmetten nura çıkaran Kur’an’dır çünkü Kur’an nurdur. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de nurdur. Mevla Teâlâ, Âli İmran suresinde ne buyuruyor:

﴿وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَانًاۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ﴾

“Hepiniz Allah (-u Teâla’n)ın ipine sımsıkı sarılınız ve birbirinizden ayrılmayınız. Allah (-u Teâlâ)ın üzerinizde olan nimetini de hatırlayınız ki, siz birbirinizin düşmanları iken sonra Allah (-u Teâlâ) kalplerinizi birleştirdi de, onun nimeti sebebiyle kardeşler oluverdiniz.

Ve sizler ateşten bir çukur kenarında iken, sizi ondan çekip kurtardı. İşte Allah (-u Teâlâ) ayetlerini sizlere açıklar, ta ki hidayete eresiniz.[5]

Ayet-i kerimede Kur’an-ı Kerim’e ‘hablullah’ buyruluyor. ‘Habl’ lügatte kalın ip, urgan, halat demektir. Burada Kur’an-ı Kerim’e ‘hablullah’ denilmesinin sebebi kendisine sıkıca sarılan kimseyi matlubuna ulaştırmasındandır.

Mesela, derin ve geniş bir kuyuya düşmüş olan bir kimsenin o kuyudan çıkabilmesi, ancak kendisine sarkıtılan sağlam bir ipe çok sıkı bir şekilde sarılmasıyla mümkün olur. İşte bu dünyaya gelen bir insan da sanki bir kuyuya düşmüş gibidir. Bu insana uzanan ip Kur’an-ı Kerim’dir. Kuyuya düşen bir kimsenin nasıl ki o kuyuya sarkıtılan ipe sımsıkı tutunması gerekiyorsa dünya kuyusundaki insanın da felaha ermesi için Kur’an-ı Kerim’e öylece sarılması gerekmektedir.

Burada Kur’an-ı Kerim’e ‘hablullah’ denildiği gibi, Kur’an-ı Kerim’in pek çok isimleri daha vardır. Ona verilen bu çeşitli isimler, Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde geçmektedir. Bunlardan bazısı isim, bazısı sıfat olarak kullanılmaktadır.

Okunduğundan dolayı Kur’an denilir.

Yazıldığından dolayı Kitap denilir.

Ölmüş kalpleri dirilttiğinden dolayı Ruh denilir.

Hak ile batılı ayırt ettiğinden dolayı Furkan denilir.

Allah’ı hatırlattığından dolayı Zikir denilir.

İnsanlara doğru yolu gösterdiğinden dolayı Huda denilir.

İnsanlara getirdiği ilahi aydınlıktan dolayı Nur denilir.

 

[1] Bakara Sûresi, 9

[2] Bakara Sûresi, 10

[3] İmam Ğazalî (rahimehullah), bu sözü Enes b. Malik (radıyallahu anh)’a nispet etmektedir: İhyâ-u Ulûmiddîn, 1/274, Dâru’l-Marife

[4] İbn Mâce, Sıyâm, 21

[5] Âl-i İmrân Sûresi, 103