İsmailağa Dergisi Resmî Web Sitesidir
Topbar widget area empty.
Nefsin Mertebeleri nefsin-mertebeleri Full view

Nefsin Mertebeleri

Bir kemal yolculuğu olarak tavsif edebileceğimiz seyr-i sülük, aslî gayesi itibarıyla insanın ‘kendisini tanıyarak Rabbini tanıması’ amacına matuftur. Bu anlamda insanın kemâle ermesi nefsini tezkiye edip emmâre mertebesinden daha üst mertebelere terakki ettirmesine bağlıdır. Nitekim, Cenâb-ı Hak, nefsini tezkiye edip aşağıya basan kişilerin felâha ereceğini,  onu kötü isteklerinden alıkoyanların Cennet’i barınakları kılacağını  haber vermektedir. Esâsen tasavvuf , Kur’an ve Sünnet’in bu gibi âyetlerle tayin buyurduğu hedeflere şeriat çizgisinden kıl kadar sapmadan müstakimce ilerleme yoludur. Tasavvuf, Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz ’in “Mücâhid kimse, Allah ’a itaat etme hususunda nefsiyle mücadele edendir”  hadisiyle tasrih buyurduğu cihada baş koyma müessesesidir.

Sâlikin seyr-i sülük esnasında kat ettiği mesafeye oranla kesb edeceği kemalin tasnifi olarak niteleyebileceğimiz nefis mertebeleri, Kur’an ve sünnetin nefse dair getirdiği sıfatlardan hareketle  ehl-i tasavvuf tarafından belli bir sıralamaya tabi tutulmuştur. Makalemizin konusunu da teşkil eden bu sıralamayı şöyle serdetmemiz mümkündür:

  1. Nefs-i Emmâre: Kelime anlamı itibarıyla “(Kötülüğü) çokça emreden nefis” manasına gelen bu nefis, tekâmül devreleri içerisinde ilk mertebedir. Nefsin yaratılışında bulunan cehalet, gazab, kin, haset, cimrilik, kibir, gurur, riya, makam ve şöhret tutkunluğu  gibi arzuların had safhada bulunduğu bu nefis, kişiyi sürekli kötülükler yapmaya teşvik eder. Nefiste bulunan bu kötü hasletler aslında insanın müteşekkil olduğu dört unsurdan neşet etmektedir. Nitekim, kibir ve gazab gibileri ateşten, düşüklük ve hafiflik gibileri yerden, halden hale girmek ve sabır kıtlığı sudan, eğlence ve şaka düşkünlüğü de havadan gelmektedir.   Bu sebeple Kur’an-ı Hakim’de de bu nefsin çokça kötülüğü emrettiği ifade edilmektedir. İba, münazaa, inkâr v tuğyan gibi kötü özellikleriyle de bilinen emmâre nefis karşısında insan esasen bir esirdir. Onun hürriyyeti, nefsinin kötü isteklerine mukavemet gösterebileceği bir kemal seviyesine çıkmakla mümkün olacaktır. Ruhun yaratıldığı şekil üzere aslî gücüne kavuşabilmesi, bir imtihan icabı esir düştüğü nefsin elindeki bu hapisten kurtulmasına bağlıdır. Tasavvuf ehlinin, riyâzât, mücâhedât, evrâdu ezkâr, rabıta, murakabe gibi bilumum vazifeleri titizlikle yerine getirmeye gayret etmesi hep bu hedefe ulaşabilme gayesine râcîdir.

Ömer Faruk Korkmaz